"And I have found both freedom and safety in my madness, the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us. But let me not be too proud of my safety. Even a Thief in a jail is safe from another thief. "

Khalil Gibran (How I Became a Madman)

Lübnan Marunîleri / Yasin Atlıoğlu

NEWS AND ARTICLES / HABERLER VE MAKALELER

Monday, August 08, 2005

Suriye ve İran arasında işbirliği

Kaynak: CNN Turk

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, İran’ı ziyaret ediyor.

Lübnan'daki Hizbullah örgütüne destekleriyle bilinen iki ülkenin liderleri Tahran'da buluştu.

İran’ın yeni Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, Esad'ın, cumhurbaşkanı olduktan sonra kendisini ziyaret eden ilk devlet başkanı olmasından mutluluk duyduğunu ifade etti.

İran ve Suriye arasındaki ikili ilişkilerin bütün alanlarda geliştirilmesinin önemini belirten Ahmedinecad, ilişkilerin geçmişe nazaran daha kapsamlı hale geleceğini kaydetti.

''Beşşar Esad ve Suriye halkı, İslam düşmanlarına karşı kurulan cephenin en ön saflarında yer alıyor'' diyen Ahmedinecad, Suriye ve İran'ın aynı tehditle karşı karşıya olduğunu, bu nedenle iki ülkenin işbirliği yapması gerektiğini ifade etti.

Ahmedinecad, tehdidin ne olduğunu açıklamadı ancak her iki ülke de Amerika Birleşik Devletleri'nin baskısı altında. İran ve Suriye, Washington yönetiminin teröre destek veren ülkeler listesinde bulunuyor.

"Suriye'nin sorunu İran'ın sorunu"

İran ve Suriye'nin İslam dünyasında daha etkili olabileceğini dile getiren Ahmedinecad, Suriye'nin sorunlarını kendi sorunları olarak algıladıklarını belirtti.

İki ülke düşmanlarının güzel ilişkileri bozmak istediklerini öne süren Ahmedinecad, ortak tehditlere karşı işbirliği yapacaklarını belirtti.

Suriye Devlet Başkanı Esad da, görüşmelerde en önemli konunun Irak sorunu olduğunu söyledi.

Esad, Ahmedinecad'ın cumhurbaşkanı seçilmesi dolayısıyla ziyarette bulunduğunu, görüşecekleri en önemli konunun Irak sorunu olduğunu kaydetti.

Irak'ta ''güvensiz bir ortam'' olduğuna dikkati çeken Esad, bu durumun Irak'ın yanı sıra, bütün komşularını, özellikle İran ve Suriye'yi de etkilediğini belirtti. Esad, görüşmeler sırasında terör konusunu ve Ortadoğu'da yaygınlaşan terör olaylarını da görüşeceklerini bildirdi.

İran ve Suriye'nin bölgede ortak çıkarlara sahip olduğunu ifade eden Esad, iki ülkenin Ortadoğu konusundaki görüşünün aynı olduğunu, geçmişe göre ilişkileri daha da geliştirmek istediklerini kaydetti.

Devlet başkanı olduktan sonra İran'ı beşinci kez ziyaret eden Esad, İran'dan bugün ayrılacak.

Suriye'den ABD'ye suçlama

ABD ile Suriye arasındaki gerginlik devam ederken, Suriye Arap İnsan Hakları Örgütü, Irak'ta bulunan 700 kadar Suriye kamyonunun dönüşünün ABD’li ve Iraklı askerler tarafından engellendiğini açıkladı.

Örgüt, Suriye kamyonlarının sınır yakınlarındaki Yarubia bölgesinde, aşırı sıcaklara ve su sıkıntısına rağmen üç gündür bekletildiğini kaydetti.

Açıklamada, ''bu önlemler sadece Suriye kamyonları için alınıyor. Irak ve Türk kamyonları ise rahatlıkla sınırı geçiyor'' denildi.

Bazı kamyon şoförlerinin, ABD üssü yakınlarına yerleştirilerek, saldırılara karşı insan kalkanı olarak kullanıldıklarından da şüphe ettikleri belirtildi.

Suriye ve İran arasında işbirliği- CNNTURK

Sunday, August 07, 2005

Ahmedinecad'ın ilk yabancı lider konuğu Beşar Esad - Zaman

President Assad Starts Two-Day Official Visit to Iran

SOURCE: SANA

President Bashar al-Assad started a two-days official visit to the Islamic Republic of Iran on Sunday evening.

An official reception was held on the honor of President al-Assad at the Presidential Office where he was welcomed by his Iranian counterpart Mahmoud Ahmadinejad.

The two presidents directed to the honor platform where the National anthems of the two countries were played, then President al-Assad reviewed the honor guards.
President al-Assad shook hands with members of the Iranian delegation. By his turn Iranian president Ahmadinejad shook hands with the Syrian senior delegation accompanying the President.

This is al-Assad's fourth visit to Tehran . The president earlier visited Tehran in early summer of 2004, mid-winter of 2000 and late winter of 2002.

Thursday, July 21, 2005

Suriye'de Değişim ve Muhalefet

Yasin Atlıoğlu

1960’lardan beri Suriye siyasal yaşamındaki en güçlü siyasi organizasyon olarak ülkeyi yöneten Baas Partisi, beş yıllık bir aradan sonra Haziran başında dört gün süren genel kongresini gerçekleştirdi. Baas Kongresi’nde Suriye’nin geleceğini şekillendirecek siyasi ve ekonomik reformların tartışılacağı ve bir reform paketinin ortaya konulacağı bekleniyordu. Baas Kongresi’nin son günü, delegeler hükümete tavsiye niteliğinde kararları içeren bir bildiriyi sundu.

Bu bildiride, 1963’ten beri devam eden Olağanüstü Halin yumuşatılması, Suriye vatandaşlığına sahip olmayan 200 bin civarında Suriye Kürtü’ne vatandaşlık hakkı verilmesi (1), yabancı yatırımların önündeki engellerin kaldırılması, basın yasasının değiştirilmesiyle birlikte ülkede çok partili siyasal yaşamın oluşması için ilk adımı teşkil edecek bir siyasal partiler kanununun hazırlanması önerildi. Kongreden çıkan reform önerileri, ülke içinden ve dışından çoğu kişi tarafından yetersiz bulundu ve Baas kongresi rejimin bir güç gösterisi olarak algılandı. Bununla birlikte tarihi boyunca demokratik yaşam biçimine uzak kalmış, modernleşme ve ulus-devlet inşa süreçlerini tamamlayamamış olan Suriye’de çok partili yaşama geçiş projesinin gerçekleşmesi, siyasal çoğulculuk ve demokratik gelişme açısından önemli bir köşe taşı olacaktır. Bu durum elbette ki demokratik bir yönetimin işleyebilmesinin en önemli unsuru olan muhalefetin de legal siyasi örgütlenmesine olanak sağlayacaktır. Bu bağlamda Suriye’de var olan siyasi hareketleri, muhalefet olgusunu ve yakın gelecekte oynayabilecekleri rolleri anlamaya çalışalım.

Suriye’de Muhalefet Olgusu ve Muhalif Olmak

Hafız Esad, ülkedeki güç odaklarını kontrolü altına alıp bazen popülist Arap milliyetçisi söylemleri bazen de dış düşman mitini (İsrail) kullanarak Suriye’de istikrarlı bir yönetim sistemi ve Suriyelik kimliği çatısında bir ulusal birliktelik yaratmayı başarmıştır. Hafız Esad, gücünün ve varlığının tehdit altına girdiğini hissettiği zamanlar ise tehdit unsurları üzerinde şiddet kullanmaktan da çekinmemiştir. Gücü ve otoriteyi elinde tutan tek adam rejimi altında 30 yıl yaşayan Suriye halkı, devlet kavramını tanımlarken genellikle devleti rejimin varlığı düzeyine indirgemektedir. Suriyeliler için devlet siyasi iktidardır, bireylerin yaşamları iktidarın mutlak otoritesine bırakılmıştır. Siyasal ve toplumsal alanı tamamen denetleyen totaliter devlet yapısının ortaya çıkardığı bu psikoloji, Esad rejimine karşı oluşabilecek bir karşı çıkışın ve muhalefetin devlet düşmanlığı olarak algılanmasına sebep olmakta ve günümüze kadar Suriye halkı üzerinde etkisini sürdürmektedir. Beşşar Esad yönetimi içinde de, özellikle eski sistemden kalan politikacılar, Suriye’deki muhalif hareketleri topyekün bölücü ve yıkıcı hareketler olarak görebilmektedir. Bunlarla birlikte Suriye siyasetinde muhalefet olarak yer almaya çalışan kişi veya gruplar içinde gerçekten iktidarın dayanılmaz cazibesine kapılarak rejimi devirme çabasında olanlar ve Suriye dışındaki güç odaklarıyla işbirliği içinde hareket edenler da vardır. Suriye iç siyasetindeki bu ana çelişki çerçevesinde günümüzde Beşşar Esad yönetimine muhalif olan ülke içinden ve dışında kadrolara bakalım.

Ülke dışından Beşşar yönetimini tehdit eden ilk isim, amcası Rıfat Esad’tır. Beşşar Esad, 2000 yılında iktidara geldiğinde en önemli siyasi rakibi Suriye dışında yaşayan amcası Rıfat Esad idi. Suriye içinde önemli Sünni ve Nusayri ailelerin desteğine sahip olan Rıfat Esad, Suudi Arabistan veliaht Prensi Abdullah ile de yakın ilişkilere sahiptir. 1982’de Hama Katliamı’na katılan birliklerin komutanı olan Rıfat Esad’ın 2000 yılından sonraki açıklamalarında Suriye halkının özlem duyduğu demokratik yönetimi kurabileceğini sürekli tekrar etmesi ise dikkat çekicidir. Rıfat, Esad ailesi içinde iktidar rakibi olmasına rağmen özel bir yere sahiptir, ne Hafız Esad döneminde ne de Beşşar Esad döneminde tamamen yok edilmek istenmemiştir. Bu durum, Esad Ailesi’nde ailesel ve kabilesel bağların ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Rıfat Esad’ın ismi zaman zaman Suriye iktidarı için geçse de içinde bulunduğumuz uluslararası konjonktürde büyük güçlerin (Özellikle ABD) Rıfat Esad’ı iktidar için desteklemesi zor görünmektedir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, ABD’nin 11 Eylül 2001 saldırılarından bir ay sonra Suriye asıllı Amerikalı işadamı Ferid Nahid Gadiri önderliğinde yeni Suriye için kendi muhalefetini oluşturmuş olmasıdır. Ferid N. Gadiri Ekim 2001’de Suriye Reform Partisi’ni kurmasından beri Beşşar Esad rejimine karşı Washington merkezli, ABD yönetimi destekli bir muhalefet yapmaktadır. Gadiri’nin demokrasi, özgürlük ve insan hakları kavramlarını ön plana çıkaran kendinden emin ve iddialı söylemi, Suriye içinde kuşkuyla karşılanmaktadır. Gadiri, Beşşar Esad’ın bir diktatör olduğu her fırsatta dile getirmekte ve yakın bir zamanda Baas yönetiminin ülke içinden gelen talep sonucu iktidarı kaybedeceğini iddia etmektedir. Suriye’de yeni oluşacak iktidar için de kendini aday göstermektedir. Gadiri’nin bu iddialarına rağmen Suriye siyasetindeki gerçekler ülke içinde tabanı olmayan Gadiri’nin, ancak Baas rejimi bir ABD askeri müdahalesiyle yıkılırsa yeni dönemde siyasette söz sahibi olabileceğini göstermektedir.

Ülke dışında örgütlenen son belki de en güçlü muhalif grup Müslüman Kardeşler Örgütü’dür. Suriye içinde yasak bir örgüt olmasına rağmen Sünni Müslümanlar arasında geniş bir tabana sahiptir. Örgüt, Londra’da yaşayan lideri Ali Sadreddin El Bayanuni aracılığıyla yönetilmektedir. Müslüman Kardeşler Nisan 2005’te Baas yönetiminin illegal olduğunu ve Suriye’de özgür ve dürüst seçimlerin yapılması gerektiğini belirten bir bildiri yayınlayarak hala Suriye siyasetinde var olduğunu göstermek istemiştir. Müslüman Kardeşler Örgütü, Suriye’de illegal bir oluşum olarak kabul edilmekte ve 49 nolu yasaya göre örgütle organik bağı olanlar idam cezası ile yargılanmaktadır. Son aylarda ABD yönetimi içinden bazı çevrelerin kısmen desteğini alan Müslüman Kardeşler, Suriye içindeki rejim karşıtı gruplarla birlikte hareket etmeye başlamıştır. Bununla birlikte Londra’da yaşanan patlamalardan sonra Suriye asıllı Ebu Mussab el-Suri adlı bir kişinin patlamalarla ilgisinin olduğu iddiası, İngiltere’de örgüt üzerindeki baskıları artırabileceği gibi örgüt lideri El Bayanuni’nin rahat hareket imkânının azalacağı da söylenebilir.

Ülke İçinden Muhalefet: Entelektüeller, İnsan Hakları Savunucuları ve Kürtler

Haziran 2000’de iktidara gelen Beşşar ülkesinde değişimin ve yeniliğin önderi olarak demokrasinin gerekliği olan özgürlük ve şeffaflığı sağlamak için, Suriyeli entelektüellerin katıldığı ve Şam başta olmak üzere diğer şehirlerde yapılan siyasi ve ekonomik forumları (2) cesaretlendirmişti. Batılılar tarafından “Şam Baharı” olarak adlandırılan bu dönemde, yazar, gazeteci, işadamı gibi çeşitli meslek gruplarından entelektüeller tarafından gerçekleştirilen ve siyasi ve ekonomik reformun tartışıldığı toplantılar, Suriye’deki reformist elit sınıfın varlığını ortaya koymuştur. Reformistler adıyla anılan bu grubun içinde Riyad Seyif (işadamı), Arif Dalila (ekonomist), Michel Kilo (yazar), Nebil Süleyman (romancı-eleştirmen), Mamun el-Homsi, Habib İsa gibi isimler ön plan çıkmaktaydı. Baba Esad döneminde devletin güdümünde oluşan sivil toplum, bu siyasi ve ekonomik forumlarla ilk defa özgür hareket şansı yakalamış ve kamusal bir alan yaratmayı başarmıştır. Bu forumlar, kısa zamanda Suriye yönetimini reforma zorlayan toplumsal baskı gruplarına dönüştüler. Hafız Esad tarafından hassas dengeler üzerine kurulan rejimin içindeki çıkar grupları bu forumlardan rahatsızlık duydu ve eski düzenden kalan siyasi kadroların yaptığı baskılar sonucu Beşşar, iç istikrarın bozulması, mezhepçi ayrılıkları kışkırtma, rejim karşıtlığı gibi nedenlerle bu forumları 2002 Ağustos ayından itibaren kapatmaya başlamıştır. Forumlara katılan entelektüellerin bir kısmı (Riyad Seyif, Mamun el-Homsi, Habib İsa) rejim tarafından cezaevlerine yollanarak cezalandırılırken bu forumları oluşturan entelektüeller reform konusunda mücadelelerine devam etmişler ve günümüzde Beşşar yönetimine karşı muhalefetin önemli bir grubu olarak Suriye siyasetinde varlıklarını korumuşlardır. Bu grubun içine ulusal ve uluslararası insan hakları savunucularını da ekleyip seküler ve reformist bir Suriye muhalefetinden bahsedebiliriz.

Suriye’de muhalefet olma çabası gösteren son grup ise Suriyeli Kürtler’dir. Özellikle 2003 Irak Müdahalesi sonrası Kuzey Irak’taki Kürt grupların ABD desteğiyle kazandığı siyasi ve ekonomik ayrıcalıklar, Kürt milliyetçisi hareketleri canlandırmış ve Orta Doğu’da yaşayan Kürtler için Kuzey Irak’ı bir çekim merkezi haline getirmiştir. Bu durumdan Suriye de doğrudan etkilendi ve 1,6 milyon civarında nüfusa sahip olan Suriye Kürtleri siyasi ve kültürel hak talepleriyle ortaya çıktı. Günümüzde Suriye’de 12 Suriyeli Kürt partisi vardır ve bu partiler devlet tarafından yasal parti sayılmamalarına rağmen faaliyetleri uzun süre engellenmemiştir. Suriye tarihi boyunca silahlı mücadele ve ciddi bir siyasi örgütlenme deneyimine sahip olmayan Suriye Kürtler için 2004 Martında Haseke Eyaletine bağlı Kamışlı kasabasında çıkan olaylar önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Bu olayları bir Kürt isyanı olarak dünya kamuoyuna sunan aşırı milliyetçi Kürt gruplar bölgeyi de Büyük Kürdistan’ın bir parçası (Güneybatı Kürdistan) olarak gösterme çabasındadırlar. Bütün bunlara rağmen Suriye Kürtleri’nin genelinin kısa vadede bağımsızlık veya özerklik yönünde talepleri olduğu söylenemez, daha çok siyasi ve kültürel haklar ve vatandaşlık yönünde Suriye hükümetinden beklentileri vardır. Fakat son zamanlarda Suriye Kürt Partileri içinden birinin Kürt muhalefetin önderliğini ele geçirme ve Suriye’de rejimi değiştirmek çabası içinde olduğu açıkça gözükmektedir. Bu parti, terör örgütü PKK yanlısı Demokratik Birlik Partisi (PYD-Partiya Yekitiya Demokrat) dir. 2003 yılında kurulan PYD, gerek Kamışlı Olaylarından sonra gerekse Şeyh Muhammed Maşuk el Haznevi öldürülmesinin ardından Suriye’de toplu gösteriler gerçekleştirerek kendini ön plana çıkarmak istemiştir. Diğer Kürt partilerinin siyasal ve kültürel hak beklentilerini yeterli bulmayan PYD Başkanı Ömer Fuat, Suriye için federal bir yapı, Kürtler için de özerklik istemektedir. PYD, son iki ay içinde Suriye Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, PKK terör örgütünün üyesi olduklarından dolayı ağır hapis cezasına çarptırdığı Kürtler için toplu protesto gösterileri düzenleyerek terör örgütü ile olan organik bağını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte PKK terör örgütünün, Suriyeli Kürtlerin demokratik haklarına ilgi göstermesi ve Suriye yönetimini yaptığı açıklamalarla tehdit etmesi bu gelişmelerle örtüşmektedir.

Suriye’de Çok Partili Yaşama Geçiş Süreci

Suriye’de Baas Partisi’nin önderliğinde yedi partiden oluşan “Ulusal İlerici Cephe” dışında siyasal parti bulunmamaktaydı. Daha önce söylediğimiz gibi rejimin kendi içinde esneklik sağlayan yapısı 12 Kürt partisinin örgütlenmesine izin verse de bu partiler seçimler katılamayan ve kanuni parti niteliği taşımayan oluşumlardır. Baas Partisi’nin son kongresinde alınan tavsiye kararıyla 2007 yılına kadar Suriye yönetimi bir seçim kanunu hazırlayıp çok partili serbest seçimlere gidecektir. Bununla birlikte ülke bütünlüğünü tehdit edecek etnik ve dini temelli partilerin kurulmasına izin verilmeyecektir. Muhakkak ki burada hedef alınan kitleler etnik kökene dayalı ayrımcılığı körükleyen Kürt partiler ve dini referans alan Sünni Müslüman Kardeşler Örgütü’dür. Öyleyse 2007 yılında çok partili seçimler yapılsa da Müslüman Kardeşler ve Kürt gruplar seçimlere katılamayacaktır. Rıfat Esad ve Ferid Gadiri’nin ülkeye giremediği düşünüldüğünde geriye örgütlenme gücüne sahip 2000 yılında forumları oluşturan seküler reformist gruplar kalmaktadır. Bu grupların üyelerinin bir kısmının hapiste olduğu düşünüldüğünde Beşşar eğer 2007’de gerçekten çok partili bir seçim istiyorsa bu grupların hapisteki üyelerini (başta 2002 yılında beş yıl hapis cezasına çarptırılan Riyad Seyif ve Mamun el-Homsi olmak üzere) genel bir af ile özgürleştirmeli ve bu grupları legal sistemin içinde tutup seçimlere girmelerini sağlamalıdır.

Son iki ay içindeki gelişmeler, seküler reformist grupların İslami muhalefet ile sıkı ilişki içine girerek Beşşar Esad rejiminin kırmızı çizgilerini aştığını göstermektedir. Suriye’deki siyasi ve ekonomik forum kültürünün son kalesi olan Attasi Formunun iki üyesinin Mayıs ayı sonunda tutuklanması ve Attasi Formuna yönelik baskı politikası, Müslüman Kardeşler ile kurdukları ilişkilerin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Suriye’deki muhalif gruplar her ne kadar organize olmaktan ve birlikte hareket etmekten yoksun olsa da Beşşar Esad rejimini en fazla tedirgin eden olasılık Müslüman Kardeşler (İslami muhalefet) ile seküler reformist grupların tek bir çatı altında birleşme iradesini göstermeleridir. Müslüman Kardeşler (İslami muhalefet) Suriye muhalefetinin kalbini, seküler reformist gruplarsa muhalefetin beynini oluşturmaktadır ve eğer birlikte hareket ederlerse Beşşar yönetimi için önemli bir tehdit arz edeceklerdir.

Bütün bunlara rağmen bu muhalif grupların birlikte hareket edebilme yeteneğine en azından yakın bir gelecekte sahip olamayacaklarını ve geniş bir halk desteğine sahip olan Beşşar’ın yönetimine alternatif teşkil edemeyeceklerini söyleyebiliriz. Suriye halkı, totaliter bir devlet yapısı altında yaşamaktan bıkmış bile olsa bunun suçlusu olarak Baas’ı ve Baas içinde örgütlenmiş çıkar gruplarını görmektedir. Beşşar Esad ise onlar için umut veren, yolsuzluklara bulaşmamış bir siyasi kişiliktir, ülkede gerçekleşecek değişimin simgesidir. Suriyelilere göre Beşşar, iyi niyetli bir şeyler yapmaya çalışmakta, ama Baas’ın kökleşmiş eski kadroları tarafından engellenmektedir. Beşşar’ın iktidar dönemi boyunca kabinede iki defa ciddi değişiklikler yapması, Devlet Başkan Yardımcısı Abdulhalim Haddam’ı emekli etmesi, eski Savunma Bakanı Mustafa Talas’ın Temmuz ayı içinde Fransa’ya yerleşmesine izin vermesi ve son Baas Kongresinde parti ve hükümet yetkililerinin görev sürelerinin kısıtlanması gibi faaliyetler, Beşşar’ın Suriye’de değişimi engelleyen babadan miras kalan eski tüfek siyasilerden kurtulma ve yoluna değişime açık genç kadrolarla devam etme isteği olarak yorumlayabiliriz.

Sonuç olarak Suriye’de Beşşar Esad yönetimine muhalif olan grupların çoğunun Beşşar Esad’ı devirip iktidarı ele geçirmek üzerine odaklandıkları söylenebilir. Muhalifler, ülkedeki geri kalmış siyasi ve ekonomik yapıları ortadan kaldırmak yerine öncelikle Beşşar Esad’ı iktidardan düşürmek çabası içerisine girmektedirler. Bu durumun tek istisnasını teşkil eden seküler ve reformist grupların üyeleri ise Beşşar Esad ile aralarında tekrar oluşacak bir diyalog ortamı sayesinde Suriye’nin siyasi ve ekonomik reformları gerçekleştirmesini sağlayabilirler. Böyle bir ortamın oluşması için Beşşar Esad’ın iktidara geldiği dönemdeki gibi ülke içinde siyasi özgürlükler adına radikal hamleler gerçekleştirmesi gerekmektedir. 2007 yılına kadar gerçekleşmesi gereken seçim kanunu, siyasi tutuklulara yönelik aflar, OHAL’in kaldırılmasına yönelik girişimler ve basın özgürlükleri ile desteklenirse olumlu sonuçlar verecektir. 2007 yılında planlanan çok partili seçimler, adil ve katılımı yüksek olarak gerçekleşirse demokratik dönüşümün ilk adımlarından biri Suriye’de atılmış olacaktır.

(1) 1923-1946 yılları arasında Şeyh Sait ve Dersim İsyanları sonucu Türkiye’den kaçan Kürtler, Suriye’de vatansız olarak sayıldıkları için nüfus cüzdanına sahip olamıyorlar. Dolayısıyla oy kullanma, mülk edinme, devlet kurumlarına girme, yurtdışına çıkma haklarından mahrumdurlar. Kimliksiz Kürtler sorunu, yeni oluşan bir sorun değildir ve Fransız Mandası döneminden beri varlığını devam ettirmektedir.

(2) Suriye’de oluşturulan siyasi ve ekonomik forumların en önemlileri, Riyad Seyif’in Ulusal Diyalog Forumu, adını Abdulrahman El-Kawakibi’den alan El-Kawakibi Forum ve adını Cemal Attasi’den alan Atassi Forumu’dur.

Monday, July 18, 2005

Faruk El-Şara Röportajı


Kaynak: Zaman Gazetesi

Zaman’a konuşan Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El-Şara, “Türkiye, Anadolu’ya hapsedilmek istendi. Oysa Ortadoğu’da önderliğinize ihtiyaç var.” dedi.

Yıllardır Baas Partisi tarafından yönetilen Suriye, çok partili sistemle tanışmaya hazırlanıyor. Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El-Şara, bölgenin demokratikleşme sürecinden geçtiğini belirterek, ülkesinin yakın bir gelecekte demokratik seçimlere gideceğini açıkladı. El-Şara, “Baas Partisi olarak önemli kararlar aldık. Bunlar arasında serbest partilerin kurulması, demokratik seçimlerin yapılması ve seçime katılımın sağlanması önem taşıyor. Yeni bir kanun çıkararak çok partili sisteme geçeceğiz. Süreç işliyor. Demokrasi yolundan hiçbir şekilde geri dönülmeyecektir.” dedi. 15 yılı aşkın bir süredir Suriye’nin dış politikasını yöneten El-Şara, demokratik sistemi kuracak yeni kanun tasarısının halkın görüşüne sunulacağını belirtti. Suriyeli yetkililer, yeni kanunun 6 ay içerisinde yayınlanmasının beklendiğini ifade etti.

Suriye Dışişleri Bakanı, Türkiye’nin stratejik öneminin yükseldiğine işaret ediyor. Bölgenin Türkiye’nin önderliğine ihtiyaç duyduğunu belirten El-Şara, Ankara’nın Ortadoğu barış sürecine aracılık etmesini istiyor. Bu konuda Başbakan Tayyip Erdoğan’a Suriye ziyareti sırasında tam yetki verdiklerini açıklıyor. İki ülke arasında yüzyıllara varan köklü ilişkinin altın dönemini yaşadığını belirten Faruk El-Şara, bunun karşılıklı ziyaretlerle pekiştiğini düşünüyor.

Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El-Şara, ülkesindeki demokratikleşme çabaları hakkında Zaman’ın sorularını cevaplandırdı. Baas Partisi’nin bu ay başında yaptığı toplantı hakkında bilgi veren Suriyeli siyasetçi, olağanüstü halin kaldırılması, siyasi partilerin kurularak çok partili sisteme geçilmesi ve basın özgürlüğünün sağlanması konularında yakın gelecekte önemli adımlar atacaklarını belirtti. ‘Tam olarak demokratik bir ülke olduklarını’ söyleyemeyeceğini belirten El-Şara, “Zaten dünyada ideal bir demokrasinin olduğunu kimse söyleyemez. Ama kesin olan Suriye’de demokratikleşme konusunda kati bir irade bulunduğudur. Gereken tüm adımlar kararlılıkla atılacaktır. Süreçte kesinti yaşanmayacaktır.” ifadelerini kullandı.

Suriye, basın özgürlüğüne dönük olarak da yeni çalışmalar içerisine girdi. Geçtiğimiz günlerde ilk özel radyo kanalının yayınına izin veren Beşşar Esad yönetimi, ilk özel televizyon kanalı için de çalışma yapıyor. El-Şara, yapılacak değişiklikleri, “Basın özgürlüğünü sağlamak amacıyla bir çalışma içerisindeyiz. Serbest gazetelerin, serbest radyoların teknolojiye ve uluslararası şeffaflığa uygun olarak yayınlarını sürdürmeleri sağlanacaktır.” sözleriyle özetledi.

Türkiye’nin bölgesinde yükselen stratejik önemine değinen Faruk El-Şara, “Türkiye’yi Anadolu’ya hapsetmek istediler. Oysa bölgenin Türkiye’ye ve oynayacağı role ihtiyacı var.” diye konuştu. El-Şara, Suriye ile ilişkilerin gelişmesinin Türkiye’nin bölgedeki gücünü artıracağını da söyledi. İki ülke ilişkilerinin yaşandığı süreci artısı ve eksisi ile değerlendiren El-Şara şöyle devam etti: “Elbette ülkemle bire bir yaşanan somut sorunlarımız vardı. Ama sizden Türkiye’nin son 50 yılına bakmanızı istiyorum. Türkiye’nin bu dönemde komşularından hiç dostu olmuş mu? Bir komşunuz size düşmanca davranmış olabilir, peki hiç dost politika yürüten olmadı mı? Düşman saydıklarınız arasında NATO’daki müttefiğiniz bile var. Peki buna sebep neydi? Aslında bunun sebebi Türkiye’nin Anadolu sınırları içerisinde boğulmak istenmesidir. Türkiye’yi çevresine kötü olarak göstermek istediler.”

‘AK Parti sayesinde yeniden dost olduk’

El-Şara, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AK Parti hükümetinin ‘onurlu politika’ izleyerek Türkiye’yi komşularıyla yeniden dost hale getirdiğini ve bölgesinde güçlü bir devlet oluşturduğunu dile getirdi. Suriyeli siyasetçi, ‘Türk halkının Suriye’yle dayanışmasına ve Türk hükümetinin büyük baskılara rağmen Suriye ilişkilerine sahip çıkmasına’ dikkat çekerek Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile Başbakan Erdoğan’ın desteklerini asla unutmayacaklarını söyledi.

Türkiye ile Suriye’nin yüzyıllara varan köklü tarihî ilişkilere sahip olduğunu belirten El-Şara, ilişkilerde altın dönemin yaşandığı düşünüyor. “Normali ilişkilerin iyi yönde seyretmesidir, bu, iki ülke halkının da faydasına.” diyen El-Şara, “Cumhurbaşkanı Beşşar Esad’ın Türkiye ziyaretinin ardından ilişkilerde büyük bir sıçrama yaşandı. Her şey inanılmaz bir hızla gelişti. İlişkilerin çok kötü iken birden çok iyiye dönmesi bazılarını ürküttü, bazı güçleri de tedirgin etti, hatta korkuttu. Ama kesin olan, bu değişim Arap dünyasında büyük yankı buldu.” şeklinde konuştu. Geçmişte yaşanan hataların bir daha asla tekrarlanmayacağını savunan El-Şara, güvenlik konusunda yaşanan sıkıntıların artık bir telefon görüşmesiyle sonuçlandırılabildiğine dikkat çekti.

Suriye Dışişleri Bakanı, Avrupa Birliği’nin kendi güvenliği açısından bu değişimi olumlu karşıladığını; ancak ABD’nin bundan rahatsızlık duyduğunu iddia etti. El-Şara, Türkiye ile Suriye’nin ‘ivme kat eden’ işbirliğinin ABD’nin de yararına olduğunu belirtirken, İsrail boyutu yüzünden bu konuda sıkıntılar yaşandığını söyledi. El-Şara’ya göre ABD bölgeye kendi çıkarları açısından değil ‘İsrail gözlüğüyle’ bakıyor. Bu sebeple Ortadoğu ülkeleri ve halklarıyla ilişkileri istenen düzeye yükselemiyor.

Soğuk Savaş’ın bitişi ve 11 Eylül saldırıları sonrası tüm dünyada, özellikle de Ortadoğu’da ciddi değişikliklerin yaşandığını belirten El-Şara, bölgede istikrarsızlığın bilinçli olarak yayıldığını savundu. Büyük güçlerin bölgenin güvenliğine değil, istikrarsızlığına yatırım yaptığını iddia eden El-Şara şöyle konuşuyor: “ABD’nin tutumuna dikkatinizi çekmek isterim. ABD yönetimi her platformda bölgeye demokrasi getirmeyi istediklerini belirtiyor. Ancak ciddi olarak irdelediğinizde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile bölgeye demokrasi getirmek çabası içerisinde bulunmadığını görüyorsunuz. Eğer bunu isteseler Türkiye’nin yaptığı gibi bölgedeki hükümetleri destekleyerek onları demokratik adımlar atmaları konusunda teşvik ederler. Ancak, ABD tam tersine illegal örgütlerle işbirliği yapıyor. Çünkü bölgedeki istikrarsızlık İsrail’in geleceği açısından önemlidir.”

700 km’lik Irak sınırını tek başımıza koruyamayız

Suriye Dışişleri Bakanı El-Şara, Irak’taki terörist saldırılara ilişkin olarak da ilginç açıklamalarda bulundu. ABD yönetiminin Suriye’yi Irak’a terörist sızması konusunda suçladığını hatırlatan El-Şara, bu sınırın 700 km olduğunu hatırlatarak Suriye’nin tek başına bütün bölgeyi kontrolünün imkansız olduğunu söylüyor. Şara, “Suriye ile Irak sınırı dediğinizde, çöl şartlarının yaşandığı geniş bir toprak parçasını gözünüzün önüne getirmeniz lazım. Bu sınırın tamamının bizim tarafımızdan korunmasını beklemek çok mantıklı bir şık değildir.” diye konuşuyor. Güvenlik için sınırın iki yakasındaki güçlerin bölgeyi denetim altına alması gerektiğinden bahseden Şara, “Biz sınırın her 500 metresine bir karakol kurduk. İmkanlarımız ancak buna elveriyor. Sınırın diğer tarafında ise bir kontrol noktası dışında hiçbir güç yok. Yani bizi suçlayanlar sınırın diğer tarafını korumuyor. Sızmalar varsa bile bunları Irak sınırı içerisine girmeden durdurmuyor.” diyor. El Şara, Bağdat’a bir heyet göndererek iddialarla ilgili somut deliller talep ettiklerini; ancak muhataplarının bu konuda tek bir delil bile gösteremediğini söyledi. Irak konusundaki tutumlarının ‘ilkesel temelleri bulunduğunu’ belirten Faruk El-Şara, “Hem Irak’ın Kuveyt’i işgaline hem de Irak’ın koalisyon güçlerince işgaline karşı çıktık. Son bir yıldır Irak’taki demokratikleşme sürecini destekliyoruz. Bunun Irak halkının yararına olduğunu ve yabancı güçlerin ülke dışına çıkarılması için gerekliliğini gördük. Bundan sonraki süreçte de gelişmelere göre tavrımızı belirleyeceğiz.” şeklinde konuştu.

Türkiye’ye barış süreci için tam yetki verdik

Türkiye’nin Ortadoğu barış sürecinde aracılık etmesinin önemli olduğunu belirten Suriye Dışişleri Bakanı El-Şara, Erdoğan’a, Suriye ziyareti sırasında bu konuda tam yetki verdiklerini açıkladı. “Ziyaret sırasında kendisine barış sürecine ilişkin bütün detayları ilettik.” diyen El-Şara, “Sayın Başbakan bu bilgileri aldığında barışın tesisinde Suriye’nin samimi olduğu kanaatini bize iletti. Biz de kendisine bu konuda aracılık etmesi için her türlü yetkiyi ve her türlü desteği verebileceğimizi belirttik. Sayın Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de İsrail gezilerinin içeriğini bize aktardı.” dedi. Faruk El-Şara, İsrail’in barışı istemediğini belirtirken, adil ve kalıcı bir barışın sağlanması için bu ülkenin işgal ettiği topraklardan çekilmesi, Arap halkının haklarını iade etmesi gerektiğini söyledi. El-Şara, “Biz Türkiye’nin BM kararları doğrultusunda barış sürecinde hâlâ rol oynayabileceğine inanıyoruz. Er ya da geç barış sağlanmalıdır. Bugün bize Gazze’den çekilmeyi büyük bir olaymış gibi gösteriyorlar. Diğer işgal edilmiş bölgeleri unutun diyorlar. Peki öyleyse Filistin Devleti nasıl kurulacak. Batı Şeria olmadan, Doğu Kudüs olmadan bu devlet nasıl kurulur? Kudüs bağımsız Filistin Devleti’nin nasıl başkenti olur? İşte bu sebeplerle biz Gazze’den çekilmeyi çok ciddiye almıyoruz. Batı Şeria ve Golan’dan çekilmeleri lazım. Eğer bunu yaparlarsa oturup barışı İsrail tarafıyla konuşabiliriz.” diyerek sözlerini tamamladı.

Monday, July 04, 2005

Syria: Troops fight ex-Saddam guards

SOURCE: Al Jazeera English

Syrian security forces have clashed with an armed group of rebels, which included men said to be former bodyguards of toppled Iraqi president Saddam Hussein, in the capital Damascus.

The clash, on Monday, left one policeman dead and two rebels in custody, the state-run SANA news agency said.

SANA, quoting an unidentified Information Ministry official, said the group was made up of former bodyguards of Saddam. But it was unclear if any of those detained were aides to the former Iraqi leader.

The Syrian authorities have said more details will be provided about the group, once it detains the rest of its members, Aljazeera's correspondent in Syria, Abd al-Hamid Tawfiq, reports.

The fighting that took place on a mountain overlooking the capital marked the second day of clashes within Syria and related to the fighting in neighbouring Iraq.

On Sunday, Syria had claimed it was cracking down on insurgent groups - a persistent US demand - and announced its forces had killed an Arab near the Lebanese border and arrested 34 other foreigners.

Under pressure

Syria has been under intense pressure to crack down on such suspected rebels, who the United States and Iraq claim are using Syrian territory to infiltrate into neighbouring Iraq to fight US-led forces.

Monday's battle erupted early morning on Qassioun mountain that overlooks Damascus and is about 3km southwest of the capital.

Police Major Ahmad Hijazi was killed in the clashes and two other soldiers and two policemen were wounded, the Information Ministry official told SANA.

Security forces also detained a Jordanian named Sharif Ayad Saeed al-Smady, and the wife of his brother who was identified as Muhammad Islam. No further details were provided on the woman.

Surveillance

It was also unclear how many suspected rebels were involved in the battle. The official said the operation was mounted after several days of surveillance of the suspected group, which included those wanted for terrorist-related crimes and armed robbery.

Security forces are continuing operations against the group, the official said without elaborating.

The latest violence followed Sunday's clashes that killed what Syria described as an Arab extremist, plus two Syrian soldiers, near the Lebanese border.

On Sunday, Syria's Information Ministry said on its website that the US pressure was aimed at forcing Syria to change its position supporting resistance of occupation - a reference to the Hizb Allah group in Lebanon, which Washington considers a terrorist organisation.

Syrian soldiers killed in border clash- Al Jazeera

Sunday, July 03, 2005

Talas Suriye’den Ayrılıyor, Haddam Şam’da Ev Hapsinde

Kaynak: Suriye Reform Partisi

Suriye’nin eski Savunma Bakanı Mustafa Talas, Devlet Başkanı Beşşar’dan ülkeden ayrılıp Paris’e gitmek için izin istedi. Talas’ın Fransa’ya gitmesine Beşşar olumlu yaklaştı ve Talas Temmuz’un ortasına doğru Paris’teki 16. Kısımdaki lüks dairesine ailesinin yanına taşınacak.

Suriye Reform Partisi (RPS), Beşşar’ın, babası Hafız’ın en güvendiği adamlardan olan Mustafa Talas’ın Fransa’ya gitmesine izin vererek ödüllendirmesine karşı zorla emekli ettiği Abdülhalim Haddam’ı Şam’da ev hapsinde gözetim altında tutmasını bir çifte standart olarak değerlendiriyor.

Sunday, June 26, 2005

Lebanese Police released sketch of suspect in Hawi 's assassination

SOURCE: Ya Libnan

The Lebanese Police reported that two Japanese made cars were suspiciously moving in the vicinity of George Hawi's assassination scene in Beirut on Tuesday. They were filmed by a security camera of a nearby privately owned firm.

A sketch of a possible suspect in Hawi 's assassination was published in all the local Newspapers and shown on local TV .

The security Camera shows a green Honda Civic and a white Toyota van. They were provided by the police to the Beirut press. The cars were moving near the assassination scene before the deadly explosion went off and then returning to their original location after Hawi's assassination.

George Hawi was heading from his home in Wata Mosseitbeh neighborhood to Gondole cafe ( where Hawi always had breakfast) at Corniche Mazraa , a very busy commercial street in western Beirut, when a bomb, planted under the front, right hand side seat of his chauffeured dark blue Mercedes 600 went off, tearing the lower part of Hawi's body to pieces. His driver, Thabet Bezzi, survived with minor injuries.

The type and weight of the explosive is under debate. The local police has reported that the bomb is about 1 pound ( 454 Grams) while the FBI has reported a weight of 1200 Grams.

A police statement urged the public to watch out for the Honda Civic car and the Toyota van, releasing a series of photographs showing them in various positions between 9:30 and 9:50 am when the blast occurred. FBI experts that were called in to help determine the kind of explosives used in the lethal bombing have also been made aware of the taped films.

Friday, June 24, 2005

Lübnan'da Seçimler ve Siyasal Bölünmüşlük

Yasin Atlıoğlu

Lübnan’da 14 Şubat günü gerçekleşen Refik Hariri suikasti ile başlayan gelişmeler, Lübnan ve Orta Doğu tarihindeki hızlı dönüşümlerden birini ortaya çıkarmıştır. Hariri suikasti, Lübnan içinde ve dışında büyük bir tepkiye neden olmuş ve bu tepki kısa sürede ABD’nin de çabalarıyla Suriye’nin Lübnan’daki işgaline odaklanmıştır. ABD karar alıcılarının açıklamalarıyla Suriye’ye karşı tırmandırılan kriz, uluslararası baskı ve tehditler karşısında manevra alanı daralan Şam yönetiminin Suriye askeri güçlerini Nisan sonunda Lübnan’dan çıkarmasıyla sonuçlanmıştır. Böylece Lübnan uzun bir süre sonra Suriye askeri varlığı olmadan bir seçim sürecine girmiştir.

Tarih boyunca dış müdahalelere ve iç çatışmalara sahne olan Orta Doğu’nun istikrar yoksunu ülkesi Lübnan, bu gelişmelerle birlikte siyasi geleceği açısından yeni bir sayfa açmış oluyordu. Hariri suikasti sonrası Beyrut’ta yapılan Suriye karşıtı gösterileri, bölgedeki sivil demokratik devrimlerin bir parçası olarak gören ABD karar alıcıları, Lübnan’ı Orta Doğu’nun demokrasi adası olarak dünya kamuoyuna sunmuştur. Oysaki Suriye işgali karşıtlığı dışında pek fazla ortak paydası olamayan Lübnanlılar, dini, mezhepsel, siyasi ve ekonomik olarak derin bir parçalanmışlık içerisindedir. Bu parçalanmışlık Lübnan için tarihsel sürekliliği olan bir olgudur ve çoğu zaman uluslararası ilişkiler literatüründe toplumsal parçalanmışlık ve Lübnan (Lübnanlaşma) kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Lübnan’ın bütünlüğü ve istikrarı açısından 29 Mayıs parlamento seçimleri büyük önem taşımaktaydı. Lübnan’ın istikrarlı ve demokratik bir siyasal yapıyı kendi içerisinden çıkarması için bu seçimler bir başlangıçtır, uzun ve zorlu bir sürecin başlangıcıdır.

Lübnan’da Toplumsal Yapı ve Siyasallaşma

Birinci Dünya Savaşı sonrası Batılı büyük güçler tarafından sınırları çizilen Lübnan Devleti, içerisinde pek çok dini-mezhepsel grup (1) barındıran suni bir devlet olarak doğmuştur. Lübnan’da siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkileri şekillendiren kurumsal yapılar ve çıkar grupları, mezhep, bölge, aşiret ve aile düzeyinde oluşan birlikteliklerin bir devamı niteliğindedir. Ülkede birbirlerine karşı güven eksikliği ve tarihsel düşmanlıklar besleyen bu yerel birliktelikler, Lübnan’da siyasetin doğal ve kültürel tabanını oluşturmaktadır. Lübnan iç siyasetini şekillendiren iki etken, mezhepsel gruplar ve feodal geleneklere sahip köklü ailelerdir. Lübnan’daki mezhepsel temelli ailelere bölünmüşlük, ülke siyasetinde kişiselliği beraberinde getirmiş ve bu durum bölünmüş olan toplumu daha da parçalamıştır. Bununla birlikte Lübnan coğrafyasında son iki yüzyıl boyunca dış güçlerin kolaylıkla ulus-altı bağları ve yerel birliktelikleri kullanarak ülkenin siyasal yapısını şekillendirebildikleri görülmektedir. Dış müdahaleye bu kadar açık bir ülkede, her yerel birliktelik siyasal iktidar paylaşımından pay alabilmek için ülke dışında güçlü müttefiklere ihtiyaç duymaktadır. Lübnan’da ulus-devlet modelinde istikrarlı bir siyasal sistemin kurulamamasının en önemli nedeni, ülkedeki toplumsal parçalanmışlık ve dış müdahalelere açık siyasi yapılanmadır.

Lübnan coğrafyası tarih boyunca dinsel ve mezhepsel açıdan pek çok gruba ev sahipliği yapmıştır. Günümüzde baskın mezhepsel grup ülkenin %30’dan fazlasını oluşturan Şiiler’dir. Şiiler genellikle sosyo-ekonomik olarak alt sınıf içerisinde yer alır. 1950’li yıllarda itibaren hızla nüfusu artan Şiiler, gün geçtikçe ülke siyasetinde daha fazla etkili olmak istemekte ve sosyo-ekonomik olarak üst sınıflara ulaşma çabası göstermektedir. Lübnan’da Asad ve Hamadeh aileleri gibi itibarlı Şii aileler olmakla birlikte Şiilerin asıl siyasal örgütlenmeleri Emel ve Hizbullah örgütleri aracılığıyla gerçekleşmektedir. Emel, 1970’lerde Musa Es-Sadr tarafından kurulmuş ve daha sonra Emel ve İslami Emel olarak ikiye bölünmüştür. Günümüzde Emel Örgütü, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri öndeliğinde laik ve Suriye yanlısı bir yapıya sahiptir. Şiilerin diğer siyasal yapılanması olan Hizbullah ise 1982 yılında İslami Emel, Müslüman Ulemalar Birliği, Lübnan Davası ve Müslüman Öğrenciler Birliği’nin çabalarıyla kurulmuş İran ve Suriye’nin zaman zaman desteklediği bir örgüttür. Fakat Hizbullah’a sadece dış destekli bir örgüt olarak bakmamak gerekir, örgüt Lübnanlı Şiilerin ülke içindeki çıkarları ile İran ve Suriye’nin dış politika amaçlarını örtüştüren bir yapı içerisinde faaliyet göstermektedir. Örgütün kuruluş yıllarındaki öncelikli iki amacı, İsrail’i Lübnan’dan çıkarmak ve İran’ı model alan bir devlet yapısını oluşturmaktı. 1980’li yıllarda özellikle Beyrut’ta ABD ve Fransız temsilcilikleri hedef alan terörist saldırılarla adını dünyaya duyurmuştur. Hizbullah’ın ruhani lideri Hüseyin Fadlallah, siyasi lideri (Örgüt Genel Sekreteri) ise Şeyh Seyyid Hasan Nasrallah’dır. Lübnan ordusundan sonra ülkedeki en büyük silahlı güç Hizbullah’dır.

Lübnan’ın ikinci önemli mezhepsel grubu, Marunîlerdir. Cemayel, Chamoun, Bustani, Franjiye gibi Marunî aileler, Lübnan siyasetinde uzun süre etkili olmuşlardır. Marunîler ekonomik olarak da ülkenin üst sınıfı içinde yer alırlar. Marunîleri en köklü siyasi örgütü, 1936 yılında Pierre Cemayel tarafından kurulan Falanjist Parti (Lübnan Ketaip Partisi) dir. Örgüt kurulduğundan beri içerisinde Lübnan Kuvvetleri (Forces Libanaises-FL) adlı silahlı milis gücünü barındırmaktadır. Bu milis gücü İsrail ordusuyla birlikte 1982'de Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinli mülteciyi katletmiştir. Falanjist Milis´lerin günümüzdeki lideri, 11 yıldır Lübnan´da hapis yatan Samir Geagea’dır. 1990’da Suriye’ye karşı yenilgiye uğrayarak Fransa’ya sürgün edilen General Michel Aoun Falanjistlerin diğer önemli lideridir. 7 Mayıs 2005’te Lübnan’a geri dönmüştür. Chamoun ailesinin Liberal Partisi de Lübnan siyasetinde etkili bir siyasal güçtür. Partinin lideri, ABD’de yaşayan Dory Chamoun yapmaktadır.

Sünni Müslümanlar 500 bini geçen nüfuslarıyla Lübnan üçüncü büyük grubudur. Sünni cemaat Kerami, Selam, Sulh ve Hoss gibi feodal aileler aracılığıyla Lübnan siyasetinde etkin olmuştur. Sünni ailelerin liderleri, ılımlı karakterleriyle genellikle Lübnan siyasetinde dengeleyici bir unsurudur. Kerami ailesinin Arap Kurtuluş Partisi ve Selam ailesinin Reform Öncüleri Partisi önemli Sünni siyasi oluşumlardır. Ilımlı Sünni ailelerin dışında Müslüman Kardeşlerin Lübnan uzantısı sayılan İslam Cemaati ve 1982 İsrail işgalinden sonra Şeyh Said Şa'ban'ın liderliğinde kurulan İslâmi Tevhid Hareketi, Sünni Müslümanlar arasındaki radikal örgütlenmelerin en önemlileridir. İslam Tevhid Hareketi, Sünni tabanına rağmen İran yanlısı bir çizgidedir.

Lübnan siyasetinin önemli diğer bir unsuru da Şuf Dağı bölgesinde yoğun olarak yaşayan Dürzîlerdir. Müslümanlık içinde heterodoks bir topluluk olarak görülen Dürzîler, Lübnan siyasal sitemi tarafından Müslümanlık içinde kabul edilir. Canbulat ve Arslan aileleri de en ünlü Lübnanlı Dürzi ailelerdir. Hıristiyanlar içinde diğer kayda değer topluluklar Grek Ortodokslar ve Grek Katoliklerdir. Marunîlerle sürekli çatışan Grek Ortodokslar, Arap milliyetçiliğine yatkın bir siyasi çizgiye sahiptir. Güney Lübnan’da yaşayan Grek Katolikler ise İsrail ile yakın işbirliği içinde hareket etmektedir. Antone Lahad önderliğinde Güney Lübnan Ordusu adında askeri bir örgüte sahiptirler. Güney Lübnan Ordusu, Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki en önemli düşmanı ve İsrail’in bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan önemli bir sorun kaynağıdır. Lübnan’da az sayıda bulunan Ermeniler de Taşnak Partisi altında örgütlenmiştir.

Seçimler Lübnan’a Ne Getirir?

Lübnan’daki toplumun bölünmüş yapısını ve oluşan güç odaklarının çeşitliliğini kısaca gördükten sonra Hariri suikasti sonrası gelişen olayların ışığında 29 Mayıs Lübnan parlamento seçimlerini değerlendirmeye çalışalım. Seçimler Lübnan’a demokrasi ve istikrar mı getirecek yoksa eski iç savaş günlerini geri mi getirecek?

Günümüzde Lübnan’da uygulanan siyasal sistemin işleyişini belirleyen iki belge vardır: Ulusal Pakt (1943) ve Taif Anlaşması (1989). Maruni ve Sünni ailelerin temsilcileri tarafından kabul edilen Ulusal Pakt, 1932 nüfus sayımına dayanan bir siyasal yönetim şekli benimsemiş ve Lübnan’daki karmaşık siyasal yapının temellerini oluşturmuştur. Buna göre Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni, Meclis başkanı ise Şii olacak ve bu durum bir süreklilik arz edecekti. Parlamentoda temsil oranı ise Hıristiyan ve Müslümanlar arasında Hıristiyanların lehine 6/5 oranın da gerçekleşecekti. Lübnan’daki iç savaşı sonuçlandıran Taif Anlaşması ise Lübnan siyasal sistemini şekillendiren ikinci belgedir. Taif Anlaşması ile Maruni Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılıp bir kısmı yetkiler Sünni başbakana bırakılmıştır. Parlamentodaki vekil sayısı 99’dan 128’e çıkarılmış ve Hıristiyanlarla Müslümanlara eşit kontenjan verilmiştir. Hıristiyanlara verilen 64 sandalyenin dağılımı 34 Maruni, 14 Grek Ortodoks, 8 Grek Katolik, 5 Ermeni Ortodoks, 1 Ermeni Katolik, 1 Anglikan, 1 küçük azınlıklar şeklindedir. Müslümanlara verilen 64 sandalye ise 27 Sünni, 27 Şii, 8 Dürzi, 2 Nusayri şeklinde dağılmaktadır. Taif Anlaşması (2) iç savaşı bitirip ülkeye görece bir istikrar getirse de Lübnan’ın geleceğini üzerinde kuracağı siyasal yapıyı oluşturamamıştır. Özellikle Lübnan’da günümüzdeki demografik gerçeklerle temsil oranı kesinlikle uyuşmamaktadır.

29 Mayıs’ta başlayan ve dört turlu yapılan seçimler, 19 Haziran’da Saad Hariri önderliğindeki Suriye karşıtı ittifakın 128 üyeli parlamentoda 74 sandalye kazanmalarıyla sonuçlandı. 35 yaşındaki Saad, genç ve deneyimsiz bir politikacı olmasına rağmen 14 Şubat’ta suikast sonucu ölen ve Lübnan’da kısa sürede ulusal kahraman haline gelen babası Refik Hariri’nin bıraktığı mirası iyi değerlendirmiş, İlerici Sosyalist Parti´nin lideri Velid Canbulat, Falanjist Milis´lerin lideri Samir Geagea, Maruni lider Solange Cemayel gibi isimlerin desteğini alarak Suriye karşıtı ittifakı zafere taşımıştır. Saad’ın, baba mirası Müstakbel Partisi’nin lideri olarak seçime girmesi seçim başarısının en önemli sebeplerinden biridir. Müstakbel Partisi, Lübnan’da bütün kesimleri kucaklayan ve hemen her mezhepten üyesi olan bir denge partisidir. Partinin bu konudaki en önemli avantajı, suikasta kurban giden eski liderinin seçkin Sünni ailelerden gelen bir siyasetçi değil bağımsız bir işadamı ve kirlenmemiş bir şahsiyet olarak her kesim tarafından sempati ile algılanmasıdır. Aslında Saad seçim sonrası ilk açıklamasında her şeyi babama borçluyum derken içinde bulunduğu durumu net bir şekilde ortaya koyuyordu. 29 Mayıs seçimleriyle Lübnan siyasetinin zirvesinde dolaşmaya başlayan Saad’ın, ülkenin iç ve dış sorunları ve siyasal bölünmüşlük karşısında babasının birleştirici misyonuna ne kadar sahip olduğunu ise zaman gösterecek.

Suriye karşıtı ittifak dışında seçimde başarı kazananlar, Hizbullah-Emel ittifakı ve Marunî Michel Aoun olmuştur. Hizbullah-Emel ittifakı, Güney Lübnan’daki 23 sandalyenin tamamını ve toplamda da 35 sandalye ele geçirerek ülkenin geleceğinde etkin bir güç haline geldi. Seçimlerin sürpriz ismi ise Suriye yanlısı gruplarla (Suriye yanlısı Dürzî Celal Arslan) birlikte seçime giren Michel Aoun oldu. Üçüncü turda Marunî ve Dürzîlerin yoğunlukla yaşadığı seçim bölgesinden 21 sandalye çıkaran Michel Aoun’un seçim başarısı Velid Canbulat’ın tepkisine neden oldu ve Velid Canbulat Aoun’u Suriye karşıtı ittifakı bölmekle suçladı. Bunlarla birlikte seçim sırasında (2 Haziran’da) Lübnanlı gazeteci Semir Kesir’in, seçimin hemen ardından (20 Haziran) Lübnan komünist partisinin eski lideri George Hawi’nin bombalı suikastlar sonucu öldürülmeleri, gözleri yine Beşşar Suriyesi’nin üzerine çevirmiş ve Lübnan’ın geleceği konusunda kuşkuları arttırmıştır. ABD karar alıcıları “Suriye’nin Lübnan’daki ölüm listesi” gibi haberlerle dünya kamuoyunda Suriye’yi hedef haline getirmeye devam etmektedir. Fakat Lübnan’ın yeniden yapılandırılmasında, siyasi ve ekonomik güçten yoksun ve uluslararası baskılar arasında sıkışmış bir Suriye’den daha fazla etkili ve sorun olabilecek iç dinamikler söz konusudur.


Lübnan’ın Geleceğinde İki Sorun: Michel Aoun ve Hizbullah

Mayıs ayının başında Lübnan siyasetinin tanıdık bir ismi, Falanjist Milis´lerinin eski komutanı General Michel Aoun Lübnan’a döndü ve önce seçiminde muhalefet mensubu olarak adaylığını koyacağını sonra da yeni dönemde ulusal uzlaşma sağlanırsa cumhurbaşkanlığına aday olabileceğini dile getirdi. Fransa’ya yakın bir isim olan Aoun’un Lübnan’a dönüşü ve hakkındaki suçlamaların kalkması Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ve Saad Hariri ortak girişimleriyle sağlandı. Seçimler sonrası yeniden oluşacak parlamentonun, Cumhurbaşkanı Emil Lahud’u istifaya zorlayacağı beklendiğinden siyasi çevreler tarafından Aoun’a geleceğin muhtemel cumhurbaşkanı olarak bakılıyordu. Fakat seçimler öncesi oluşan siyasi ittifaklar, dünya kamuoyuna en azından kısa bir süre için bu öngörünün gerçekleşmeyeceğini düşündürdü.

Lübnan’ın siyasi zemini o kadar kaygan bir yapıya sahiptir ki kişisel ve ailesel çıkarlar çoğu zaman siyasal etiğin ve tutarlılığı önüne geçmektedir. Suriye ile savaşması sonucu 14 yıl Fransa’da sürgün hayatı yaşan Aoun, Lübnan seçimleri öncesi Suriye yanlısı gruplarla işbirliği içine girmiş ve seçimlerin üçüncü turunda kazandığı beklenmedik zaferle Suriye karşıtı ittifakı heyecanlandırmış ve özellikle Velid Canbulat çok kızdırmıştır. Hatta Canbulat, Aoun’u ülkeyi iç savaş günlerine geri götüren Suriye’nin bir maşası olarak nitelendirmiştir. Aslında Aoun, uzun yıllar Suriye’nin işgaline karşı savaşmış ve geçen yıl Canbulat birlikte Suriye karşıtı bir cephe oluşturmuştur. Canbulat’ı bu kadar kızdıran asıl neden, Dürzî feodal aileleri içinde en büyük rakibi olan Aslan Ailesi ile Aoun’un ittifak yapması ve bölgesinde seçimi kazanmasıdır. Aoun’un ise Suriye yanlısı olduğunu söylemek Lübnan’ın siyasi dengeleriyle örtüşmemektedir ve Aoun, hala Fransa’nın Lübnan’daki en önemli kozu sayılabilir. Son iki yüzyıldır Lübnan üzerinde Marunîleri kullanarak nüfuz oluşturan Fransa, yakın gelecekte cumhurbaşkanı olacak gibi gözüken Michel Aoun sayesinde eski nüfuzuna kavuşma çabası içine girebilir. Aslında Lübnan iç siyasetindeki bazı mücadeleler ülke dışındaki güç odaklarının mücadelesinin bir yansıması şeklindedir. Fransa’nın da Lübnan’daki en önemli rakibi (veya ortağı) küresel güç ABD olacaktır. ABD, Lübnan siyasetinde ılımlı Sünniler ve Dürzî aileler üzerinden siyaset izlemeye çalışmaktadır. Amerikan karar alıcılar için Lübnan politikasında ilk hedef, İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Lübnan’dan gelecek radikal tehdit unsurlarını yok etmektir. ABD karar alıcıları, Lübnan’ın kendilerine yakın Saad Harir iktidarıyla (veya ılımlı Sünni başka bir aile veya kişi) yönetilmesi ve siyasal istikrarın sağlanması için Aoun’un cumhurbaşkanı olması gibi tavizleri Fransa’ya verebilir. Bunlarla birlikte ABD ve Fransa’nın Lübnan’ı algılayışları farklılıklar içermektedir. Örneğin Hizbullah’a bakış açıları arasında büyük farklar ortaya çıkar. Fransa’ya göre Hizbullah Lübnan siyasetinin bir parçasıdır, ABD’ye göre terörist bir örgüttür. Bu noktada ABD’nin ve Fransa’nın arasına Güney Lübnan’da çok iyi örgütlenmiş asker-siyasi bir güç olan Hizbullah girebilir.

Hizbullah, 1992 seçimlerinden beri parlamentoda sandalye sahibi olarak siyasallaşmaya çalışan bir örgüttür. Hizbullah’ın son seçim öncesi Lübnan parlamentosunda 12 milletvekili vardı. Örgüt siyasallaşma çabalarıyla birlikte kurduğu El Şehit Vakfı aracılığıyla açtığı okul ve hastanelerle sosyal yaşamda da etkin bir güç olmak istemektedir. Hizbullah, aynı zamanda Al-Manar televizyon kanalı ve An-Nur radyo kanalı aracılığıyla propaganda faaliyetlerini güçlendirip medyayı da etkin şekilde kullanmaktadır. Uzun yıllar İsrail için ciddi bir güvenlik tehdidi olan Hizbullah, 1999’da İsrail’in Lübnan’dan çıkmasıyla Lübnan’daki popülaritesini ve desteğini artırmıştır.

Hizbullah, son seçimlerin ikinci turunda Güney Lübnan’daki 23 sandalyenin tamamını alarak bölgede siyasi gücü olarak alternatifsiz olduklarını ortaya koymuştur. Ülke genelinde Hizbullah-Emel ittifakı 35 milletvekili çıkarmış ve kurulacak hükümete karşı etkin bir siyasi rakip profili çizmiştir. Hizbullah İsrail’in güvenliği bağlamında bakan ABD ise seçimlerin ardından Beyaz Saray sözcüsü Scott McClellan ağzından Hizbullah’ın terörist bir örgüt olduğunu ve hemen silahsızlanması gerektiğini söylemiştir. Hizbullah lider kadrosu ise Güney Lübnan üzerinde İsrail tehdidi olduğu sürece silahsızlanmayı kabul etmeyeceklerini söylemektedir.

Ne Olacak Bu Lübnan’ın Hali?

Lübnan’da 33 yıl sonra Suriye askeri olmadan yapılan bu seçimler, görünüşte umut verse de Birleşmiş Milletler denetiminde bir nüfus sayımı gerçekleşmeden yapılan seçimlerin çok adil ve kalıcı sonuçlar ve istikrarlı bir siyasal yapı ortaya çıkaracağı söylenemez. Özellikle ülkede çoğunluk olan Şiilerin nüfusları ile orantılı temsil edilmedikleri ve gelecek seçimlerde yoğun genç Şii nüfusun da oy kullanması Lübnan siyasal sisteminin sorgulanmasına ve ciddi bir siyasi kaosa neden olabilir. Fransız mandası döneminde Lübnan’da oluşturulan siyasal sistem, günümüzdeki sorunların temel çıkış noktasıdır. Büyük güçlerin Lübnan’ı Orta Doğu’nun demokrasi adası sunmak yerine Lübnan’daki siyasal sistemin aksayan yönlerinin üzerine gidilmesi ve sisteme yönelik acil reformların yapılmasını desteklemeleri gerekmektedir. Fakat Lübnan’ın Batılılar için bölgedeki tarihsel vizyonu ve Lübnan siyasetçilerinin siyasal sistemden kaynaklanan sorunları bir kenara bırakan kişisel veya ailesel çıkara dayalı iktidar anlayışları düşünüldüğünde reform yönünde umutlar başlamadan bitmektedir.

Küresel güç ABD ve Fransa’nın bölgedeki stratejik hedefleri açısından Aoun’un cumhurbaşkanlığıyla Saad’ın başbakanlığı tatmin edici bir başarı olarak görülebilir. Dış güçlerin ülke siyasetine etkisinin bu kadar normalleştiği ve siyasal bölünmüşlüğün olduğu bir ülkede mutluluklar ve istikrar hep suni olacak, iç çatışma ve kaos şüphesi Lübnanlıların kafasında büyük bir yer işgal edecektir. Bakalım Orta Doğu’da yakın gelecek bize neler getirecek: Irak’ın Lübnanlaşmasını mı, yoksa Lübnan’ın Iraklaşmasını mı?

(1) Lübnan’da etnik yapı açıdan bir parçalanmışlığı söz konusu olduğu söylenemez, halkın %90’dan fazlası Araptır. Günümüzde 4 milyona yakın nüfusa sahip olan Lübnan’ın dini yapısının %70’ini Müslümanlar, %30 civarını Hıristiyanlar oluşturmaktadır. Müslüman nüfusun içinde İmamiye Şiileri ve Sünnilerle birlikte heterodoks topluluklar olan Nusayriler, İsmaililer, Dürzîleri de değerlendirilmiştir. Hıristiyan nüfus içindeki başlıca mezhepler ise Maruniler, Grek Katolik, Grek Ortodokslardır.

(2) Lübnan’daki son parlamento seçimlerinde, seçim bölgelerinin dağılımı ve kontenjanlar Taif Anlaşması’na göre belirlendi. 29 Mayıs’ta Beyrut’ta (19 sandalye) başlayan seçimler, 5 Haziran’da ülkenin güneyinde (23 sandalye) ve 12 Haziran’da merkezdeki Lübnan Tepesi bölgesinde (35 sandalye) sürdü, 19 Haziran ise kuzey (28 sandalye) ve doğuda (23 sandalye) yapılarak tamamlandı.

Tuesday, June 21, 2005

Lebanese minister of justice: Hawi's assassination made by remote- controlled explosion

SOURCE: Arabic News

Lebanese minister of justice Khaled Qabbani said that the explosion which claimed the life of the former secretary general of the Lebanese communist party George Hawi today in Wata al-Mseitbeh area in Beirut was controlled by remote control.

Security sources expected the explosive to have had been placed under Hawi's seat in the car. Witnesses said that the car completed its running after the explosion for 300 meters and they heard the driver shouting and then he jumped from the window, injured, while George Hawi's was suffering great damage in his stomach.

The witnesses added that Hawi was alive the moment he was taken out of the car, but he died immediatly after because his injuries were very grave.

Worthy mentioning that Hawi was an opposition for the policies of the Lebanese government and some of Syria's policies. However, he was known for his moderate attitude in calling for a new phase of reciprocated respects between the two states.

Monday, June 20, 2005

New Syria Acts, Looks Like Old Syria (Ronald Bruce St John- Foreign Policy In Focus)

Nuray Başaran'ın Ferid Gadiri Röportajı 2

Kaynak: Akşam Gazetesi 20 Haziran 2005

Suriye'yi Türkiye gibi yapmak istediklerini belirten Ferit Kadri,'11 yaşında İstanbul'a geldiğimde gittiğim lunaparkı unutamıyorum. Suriye'nin Türkiye gibi laik bir ülke olmasını istiyorum' diyor. Eylülde rejim karşıtlarını aynı çatı altında buluşturacak bir hükümet konseyi kuracaklarını belirten Ferit Kadri, 'Çok yakın' dediği devrimin renginin 'Beyaz', adının ise 'Özgürlük' olacağını da ilk defaNuray Başaran'a açıklıyor.

Bu süreçte Suriye yönetiminin baskısını hissediyorsunuzdur. Bunun için ne yapıyorsunuz?
Tabii ki, hem de oldukça fazla. Fakat Suriye'de çok cesur insanlarımız ve gizli çalışmak zorunda kalan, yeraltı grupları olarak niteleyebileceğimiz insanlarımız var. Çalışmalarımızı tabii ki kapalı, yani gizli bir temelde yürütüyoruz.

Ne zaman yeryüzüne çıkacaksınız?

El Cezire, El Arabiya ve diğer birçok televizyon kanalı ve gazetelere çıktım, görüşlerimi ilettim. Şu anki yönetim yanlısı Suriye gazeteleri de bana her zaman saldırdı. Ben, basın tarafından saldırıya uğrayan tek muhalefet lideriyim. Suriye halkı benim, partimin ve çalışmalarımızın farkında, bizi tanıyorlar. Fakat daha fazlasını yapmalıyız, bunun da farkındayız. Programımızı, Suriye vizyonumuzu halka daha fazla anlatmalı ve anlamalarını sağlamalıyız. Halkın bize hizmet etmek için değil, bizim onlara hizmet etmek için var olduğumuzu anlatmamız lazım.

Baskıyı hak ediyor

Suriye uluslararası anlamda giderek sıkışıyor. Türkiye ve uluslararası camia siyasi baskıyı artırırsa, bu durum Suriye halkının sizi daha fazla fark etmesine ve yeryüzüne çıkmanıza katkı sağlayabilir mi?

Uluslararası baskı uluslararası camia istediği için değil, Suriye bunu istediği için mevcut. Suriye'nin pozisyonundan dolayı hak ettiği bir baskı var. Öncelikle Suriye halkının hem Türkiye'den hem de uluslararası camiadan daha fazla baskı talep ettiğini söyleyebilirim. Ben de bu durumu anlatmak için 21 Haziran'da ülkenizde bir konferans vereceğim. Ülkenize geldiğimde, Türkiye'nin uluslararası toplumla hareket etmesi, Suriye'nin bir diktatörlük olduğunu ve Türkiye için en iyisinin Şam yönetimine baskıyı artırması olduğunu söyleyeceğim. Çünkü demokrasi, ekonomi, ticaret ve özgürlük her iki taraf için de şart. Ülkemde bir rejim değişikliği için gerçekleşecek devrim, Türkiye dahil uluslararası baskının artması ile daha kolay ve halkım için de daha acısız olacaktır.

Türkiye'de ve tüm dünyada Amerikan yönetiminin, Suriye'ye her an bir müdahale gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceği sorusu soruluyor. Siz neden Amerikan topraklarındasınız? Böyle bir müdahaleden korkmuyor musunuz ve halkınız için burada ne istiyorsunuz?

1975 yılında buraya geldim ve Amerikan vatandaşıyım. Burada yaşadığım 30 yıl içinde Suriye'ye hep çok sık gitmek istedim. Burada anayurdumun demokrasiye geçişi için çabalıyorum. Onlar da Başkan Bush'un demokrasi çağrısında bulunduğunu biliyorlar. Bizler de demokrasinin Suriye'ye gelmesi için Washington'un önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Benim burada yapmak istediğim şey, Suriye'ye demokrasinin getirilmesine katkıda bulunmak ve önderlik etmek. Biliyorsunuz ki, Bush yönetiminin de Ortadoğu'ya demokrasi ve özgürlük getirmek gibi bir söylemi var.

Suriye'ye bir müdahale konusunda ise, bizler ABD'nin Suriye'yi işgal etmesini istemiyoruz. Bizler mevcut Suriye yönetimine baskı koyuyoruz ve bu konuda ABD'den destek alabiliriz.

Zamanı geldiğinde gideceğim

Bedelini de ödemek dahil, her şeyi göze alarak hedeflerinizde yol alabilecek ve bahsettiğiniz devrimi gerçekleştirebilecek misiniz? Yeterince cesur musunuz?

Evet, evet, evet! Eğer Suriye topraklarına adım atarsam hükümet beni öldürecektir. Çünkü ben rejim değişikliği istiyorum ve Suriye'deki hukuka göre rejim değişikliği isteyenler ölümle cezalandırılırlar. Ama Suriye'ye demokrasinin getirilmesi için elimden gelen bir şey varsa ve bunun için Suriye'ye girmek durumundaysam; evet giderim.

Peki o zaman ne zaman?

6 ila 8 ay içerisinde.

Devrim ve sonrası için hazır mısınız?

Suriye halkı bu devrime hazır. Otokrasiden demokrasiye geçişte bir konsey oluşturmak için bir hazırlık yapıyoruz. Eylülde yapacağımız toplantıda bir geçici hükümet konseyi oluşturacağız.

Suriye halkı için neyi hayal ediyorsunuz?

Oldukça basit bir hayal. Her Suriyelinin Suriye pasaportu taşımasından dolayı onur duymasını istiyorum. Bunun ne kadar basit bir hayal olduğunu düşünün. Fakat çok derin bir anlamı var; kendine güveni, ekonomik rahatlığı ve daha iyi bir yaşamı içeriyor aslında bu basit hayal. Hayalimde Suriye'yi Türkiye gibi laik, özgür ve demokratik bir ülke yapmak var. Ülkem Türkiye gibi olmalı. 11 yaşında İstanbul'a geldiğimde ilk kez bir lunaparkı görüp oyuncaklara binmiştim. Onu unutmam mümkün değildi. Siyasetçi ve lider olunca da Türkiye'nin özgür, demokratik ve laikliğiyle tanıştım. Bunu unutmam ülkem için mümkün değil.